Grup içinde hayal
yoluyla düşünce üretmek için kullanılan bir demokratik yöntemdir. Bu yöntem, belli bir problem veya konu ile ilgili
değişik görüşler elde etmek için kullanılmaktadır. Bu yöntem, bir grup öğrenci birlikte çalıştıkları
zaman, içindeki bireylerden tek başına çalıştıklarından daha fazla düşünceler üretirler,
varsayımına dayanmaktadır. Bu yöntemde, esnasında katılanlara bir problem verip, onlardan ne kadar
ilkel olursa olsun akıllarına gelen çözümleri tartışmaları istenmektedir. Böylece bu yöntem, problem
çözme durumunu kapsamaktadır. Öğrenciler, garip olan veya bilinmeyen önerileri ihmal etmek yerine teşvik edilmekte,
onları da analiz edip, sentez yapmakta ve değerlendirmektedirler. Böylece, sık görülmeyen, acayip olarak görülen
bir düşünce, pratik bir şekle ve düzene sokulmuş olmaktadır.
5-10 öğrenciyi kapsayan beyin fırtınası grupları,
belli bir konuda görüşlerini belirlemeye teşvik edilmektedirler. Düşünceler, serbest bir şekilde ifade
edilmekte ve herhangi bir değerlendirmesi yapılmamaktadır. Ayrıca diğerlerinden değişik
olan düşünceler üzerinde durulmaktadır. Öte yandan savunma veya eleştiri yerine, düşünce belirlemeye önem
verilmektedir.
Beyin fırtınası yöntemini uygulamak için aşağıdaki öneriler izlenmelidir:
¨
Sekreter seçmek;
beyin fırtınası sırasında konuşulan sözleri ve önerilen görüşlerin tutanağını
yazmak için bir sekreter belirlenmelidir. Sekreter, öğrencilerden olabildiği gibi öğretmen de olabilir.
¨
Problem seçmek;
problem her öğrenci tarafından akıl yürütebilecek bir konu üzerinde olmalıdır.
¨
Gruplar oluşturmak;
gruplar 5-10 öğrenci arasında olmalı.
¨
Görüş üretmek;
öğrencilere, mantıki ölçülere bağlanmadan problemle ilgili akıllarına gelen ne kadar ilkel olursa
olsun her düşüncenin söylenmesi gerektiği şart koşulur.
¨
Öğrenci katkısı;
grupta bulunan her öğrenci konuyla ilgili düşünce üretmelidir. Grup liderinin görevleri arasında her öğrencinin
katkısını temin etmektedir.
¨
Eleştiriler
yasaklanmalı; öğrenciler görüş belirtirken, görüşleri ne kadar basit, garip olursa olsun herhangi bir
eleştiriye yer verilmez. Bunun da amacı mümkün olduğu kadar değişik çözümler elde etmektir.
¨
Görüş tarama;
tartışmanın sonunda yazılan düşünceler gözden geçirilir ve değerlendirmesi yapılır.
Benzer görüşler aynı bölümde sınıflandırılır.
¨
Özet yapmak; son
olarak beyin fırtınasında üretilen görüşlerin özeti yapılır. Eğer tartışılan
konu için uygun bir çözüm varsa, en uygun çözüm de seçilir.
¨ Bilişsel hedefler: Yüksek seviyedeki bilişsel hedefleri gerçekleştirmek için
uygun bir yöntemdir. Böylece öğrencilere analiz, sentez ve değerlendirme yapmayı kazandırmaktadır.
¨ Duyuşsal hedefler: Öğrenci merkezli bir yöntem olduğu için, her öğrenci
katkıda bulunur ve öğrenme hakkında olumlu tutum geliştirir. Böylece bu yöntem aşağı ve
yüksek seviyedeki duyuşsal hedefleri de gerçekleştirmektedir.
¨ Hayal üretir: Öğrenciler, eleştiriden korkmadan akıllarına gelen her çözüm
olanağını sergilemektedirler. Bu sayede öğrencilerin hayal gücü gelişmekte ve yaratıcılığa
özenme olmaktadır.
¨ Problem çözme: Beyin fırtınası, problem çözmeyi amaçlamaktadır. Öğrenciler,
bu yöntemde çözümler üretmekte ve karar almaya teşvik edilmektedirler.
¨ Demokratik yöntem: Beyin fırtınası demokratik öğrenci merkezli bir yöntemdir.
Öğretmen ise, grupta olanları not etmektedir. Böylece öğrenciler, öğretmenin herhangi bir baskısı
olmaksızın serbest bir şekilde çalışmaktadırlar.
¨ Zevkli öğrenme: Beyin fırtınası, sınıf faaliyetlerine çeşni
katar ve zevkli bir ortam yaratır.
¨ Özel durumlar: Bazı öğrenciler, grup içinde çalışmaktan çekinirler. Onlar
için bu yöntemi uygulamak zor olabilir. Grup lideri, her öğrenciyi katkıya davet etmekte dikkatli olmalıdır.
¨ Üstün yetenekliler: Beyin fırtınasının başarılı olması
için grupta en azından değişik çözümler üretebilecek ve arkadaşlarını teşvik edebilecek
üstün yetenekli bir öğrencinin bulunması gereklidir. Diğer öğrenciler de bu öğrencinin bulunmasından
yararlanmış olacaklardır. Grupta böyle bir öğrenci bulunmadığı taktirde, pek fazla çözümler
üretilememektedir. Böylece bu yöntem, daha fazla üstün yetenekli öğrencilerle başarılı bir şekilde
kullanılabilmektedir.
Watson’a göre, doğa bilimlerinde olduğu
gibi psikolojide de yalnız somut ve gözlenebilir davranışlar ölçülebilir. Zihin ya da bilinç nesnel bir konu
değildir ve bu nedenle bilimsel yöntemlerle incelenemez. Dolayısı ile psikolojinin uğraşı alanı
herkes tarafından görülebilen davranışlar olmalıdır. Ona göre, konuşma boğaz kaslarını
hareketi, düşünme sessiz konuşma, duygulanma ise organlardaki kas eylemleridir.
Watson insanların içgüdülerle, zihinsel yetenek ve eğilimlerle dünyaya gelmediklerini, dolayısı
ile de, davranışların gerisinde bu tür özelliklerinin bulunmadığını ileri sürer. Ona göre,
davranışlar koşullanma yoluyla öğrenilir.
Tüm çalışmalarını davranışlar
üzerinde odaklaştıran Watson, davranışların başlangıç noktası olarak refleksleri kabul
eder. İnsanların uyaran tepki bağlarıyla doğduğuna inanır ve bunlara refleks adını
verir. Refleksler nörofizyolojik yapının bir işlevi olarak insanın davranış kapasitesini oluştururlar.
Koşullanan refleksler yeni davranış biçimleri olarak kazanılırlar ve davranış repertuarını
zenginleştirirler. Bu durum, yani öğrenme klasik koşullanma kurallarına göre oluşur. Ancak Watson’a
göre koşullanma süreci, yalnız çeşitli uyarıcılara tepkilerde (koşullu tepki) bulunmayı
öğrenme şeklinde değil, aynı zamanda davranış repertuarında bulunmayan yeni tepkiler vermeyi
ve daha karmaşık davranışlarda bulunmayı öğrenme olanağı sağlar. Karmaşık
davranışlar, basit reflekslerin zincirleme olarak birbirine bağlanmasından oluşur. Örneğin,
yürüme bir dizi uyaran tepki zincirinin öğrenilmesine bağlıdır. Yürüme sırasında her tepki kasal
bir duyuma yol açar ve bu durum, kendisinden sonra gelecek tepkinin bir uyarıcısı olur. Yürürken, bir ayağın
üzerinde bedenin ağırlığını hissetmek, beden ağırlığını diğer
ayağa aktarmak için uyarıcı etkisi yapar. Bir dizi uygulamadan sonra ayak üzerindeki ağırlık
duyumu, diğer ayağın ileri atılması tepkisiyle bitişmiş olur. Bu bitişmeler bir süre
sonra bütün ölçüde bütünleşir ve otomatikleşir; yürüme başka bir davranışın, uyaranın tepkisi
gibi görünür. (Akyıldız,1994)
Watson’a göre karmaşık yada becerili
bir davranışta uyarıcı ile tepki arasında oluşan bağların ardışıklığını
sağlayan üç temel ilke vardır:
Bu
ilkeye göre, karmaşık yada becerili davranışı oluşturan koşullu uyaranla tepki arasında
bir bağım oluşması ve bunun zincirleme olarak sürmesidir. Bu bağlamda, her tepki kendisinden sonra
gelen tepki için koşullu uyarıcı görevi yapacak olan doyumlara yol açar. Böylece, koşullanmış
bir dizi uyarıcı-tepki bağları zinciri oluşmuş olur.
Belirli bir uyarıcıya daha sık
gösterilen bir tepkinin, aynı uyarıcı ile karşılaşıldığında gösterilme olasılığının
daha fazla olmasıdır.
Belirli bir uyarıcıya karşı
yapılan en son davranışın, uyarıcı tekrar verildiği
zaman, ortaya çıkma olasılığının daha yüksek olmasıdır.
Watson’a
göre, her türlü öğrenmeyi bu ilkelerle açıklamak olanaklıdır. Ancak Watson’un becerileri koşullu
reflekslerin ürünü olarak görmesi, kurumsal düşüncelerine yöneltilen temel eleştirilerden birini oluşturmaktadır.
J.B. Watson duygusal tepkilerin öğrenilmesi ile de ilgilenmiştir. Ona göre, korku,sevgi ve öfke olmak üzere
doğuştan gelen iç temel duygusal tepki kalıbı vardır. Akılcı olmayan korkular koşullanmayla
ortaya çıkar.
İşbirlikli öğrenme;
· Güdüleme Açısından; davranışsal teoriler gösteriyor ki işbirlikli yapı,
grup üyelerinin tek hedef olarak grubun başarısı için çalışmak olmasını sağlıyor.
Öğrenciler en iyi sonucu elde etmek için birbirlerine yardım etmek ve birbirlerini cesaretlendirmek zorundalar.
Gruptan birisinin başarısı diğerleri için cesaret kırıcı olabilir.
· Bilişsel Açıdan; problem çözümünde grup halinde çalışmanın daha etkili
olduğu söyleniyor.( Vygotsky, 1978) grup çalışmasında grup içinde belirli bir düzen vardır ve belirli
kurallar önceden konmuştur. Karşılıklı etkileşim bilişsel açıdan ortaya çıkabilecek
çatışma ve yetersizlikleri ortadan kaldıracaktır. Elbette böyle bir öğrenme ortamı da mükemmel
olarak değerlendirilir. Piaget’ye göre bazı sosyal bilgiler ancak etkileşim sonucunda öğrenilebilir.
İşbirlikli
öğrenme teorisinin özünde grup içinde bilgi aktarımı esnasında anlatan o an için öğretme görevini
yapan bireyin anlattığı konuyu daha iyi öğrenmesidir. Öğrenen kişi verilen bilgileri hafızasına
yerleştirebilmek için bir takım şeyler yapmalı (Wittrock, 1978) hafızaya kaydetme işini iyi
yapmak için başkalarına anlatma iyi bir yöntemdir.
· Engeller; bazı grup üyeleri sorumluluk almaktan kaçabilir ve grup içinde verilmiş
görevleri yerine getirmeyebilir.
· Mükemmel Etki; eğer grup amaçları bireysel amaçlarla birleşirse işbirlikli
öğrenme için harika bir ortam hazırlanmış olur. Bu ancak grupla öğrenimle bireysel öğrenmeyi
aynı görmeyi başarmakla sağlanır.
David W.Johnson ve Roger T. Johnson tarafından “grupla öğrenme
ve yalnız öğrenme” konusunda öğretmenlere verilen öneriler:
·
İşbirliği
amaçlarını yükseltmek için sınıfı düzenle. Öğrenciler demet halinde çalışmaya ihtiyaç
duyarlar ve oturma düzenindeki değişiklikler bu ihtiyacı yansıtır. Öğrencilerin paylaşabileceği
yeterli boş alan ve çalışma alanı ayarla.
·
Mevcut yapı
grup yapısıdır. Odak grup olmalı yani birey olmamalıdır. Ödül kavramı ancak grup amaçları tamamlandığında ortaya çıkmalı.
·
Niyetlerin ve
beklentilerin konuşulması gerekli. Öğrenciler ne tür bir girişim içinde olduklarını bilmek ihtiyacı
hissederler. Öğretmenden ve grup içi arkadaşlarından neler bekleyebilecekleri, isteyebilecekleri ve benzer
şekilde öğretmenin onlardan neyi bitirmelerini istediğini bilmeleri gerekir.
·
Uygun durumlar
yaratılarak konunun paylaşılması grup üyelerini cesaretlendirecektir. Böylece grup üyeleri kendi rollerini
ve sorumluluklarını bilir. Tabii kendilerine verilen rolleri ve sorumlulukları en iyi şekilde yapabilmek
için zaman ve pratik gerekecektir.
·
Kaynakları,
materyalleri paylaşmak grup üyelerini cesaretlendirecektir. Böylece öğrenciler birbirleriyle ilgilenirler öğretmenle
değil. Bu sayede öğretmen bir katalizör gibi görülebilir, fikirler verecek ama ana konuyu çözümleme işi öğrencilerin
olacaktır.
·
Değişik
materyaller sağla. Yeterli çeşit ve nicelikteki materyallerin grup içinde paylaşılması gereklidir.
·
Kendi fikrini
grup içinde açıklayabilen öğrenciye cesaret gelecektir. Sözlü mesajlar yazılı mesajlara oranla daha net
olur.
·
Grupla çalışmayı
destekleyici hareketleri cesaretlendir ve reddedici, düşmanca davranışları dışla. Bazı
davranışlar örneğin, sessizlik, alay etme, kişisel eleştiriler ve belirtilen bir fikrin yüzeysel
olarak ele alınması grup içinde işbirliğini bitirir, verimi
azaltır.
·
Mümkün olan en
iyi sentezleri ve işaretleri sağla. Ses yükseldiğinde uyar. Grubun dikkatini bireysel problemlerin dışına
çıkar ve mümkün olduğunca grup bilincini yerleştir.
·
Grubu gözle. Bireysel
olarak grup çalışması sırasında oluşan gelişmeleri gözlemle. Ayrıca bütün olarak grubun
durumunu gözle. Problem çözümlerini tartış, doğruları açıkla ve uygun olan durumlarda da övgüyü unutma.
Soyut: Eğitsel geribildirim ile öğrencilerin etkinliklerinde önemli bir şekilde sağladığından
beri, bu çalışma öğrenci için Bilgisayar Destekli geri bildirimin değişen stratejilerini incelemiştir.
Sonuç olarak 4 davranış seviyeli ve 3 çeşit bilginin ölçü derecesi bulunmuştur. Bunlar; olay, fikir, ilkedir.
Amaç: Çocuklar hakkında değişen bilgisayar destekli geribildirimin taktikleri olan YAPMA
ve GÜVENİM etkilerini araştırma bu çalışmanın amacını oluşturmaktadır. Bu
çalışmanın ayrıntılı amacı ve öğrenci etkinlikleri ve cevap olarak güven üzerinde değişen geri bildirim ve bilginin etkileri üzerinde çalışmalar
yapmaktı. Değişik geribildirim yöntemleri şunlardır:
*doğru yanıt
sonucunda oluşan bilgi
*yanıt bilgisi
*özenle hazırlanmış
geribildirim
soru: Bu çalışmada araştırılan 4 soru yer almaktadır.
1)Yapma (etkinlik)ve oluşan
öğrenci yanıtları ile farklı tip bilgiler arasında olaylar fikirler, ilkeler gibi bir ilişki
var mı?
2)Öğrencinin
etkinlikleri her tip bilgi ile farklı geribildirim altında birbirlerine eşdeğer midir?
3)Farklı türde geribildirimler
kullanıldığında, her türlü bilginin öğrenciye güvenerek verdiği yanıtta bir etkisi olabilir
mi?
4)Öğrencinin etkinliği
ve güvenerek verdiği yanıt ölçüldüğü zaman, geri besleme çeşidi ve
bilgi çeşidi arasında bir etki meydana gelir mi?
Yöntem: Öğrenciler Dywer’in insan kalbi eğitsel materyalinden yararlanarak insan kalbi
üzerinde çalışma yaptılar. Değerlendirmede ölçü olarak 5 kriter kullanıldı.
Tanıma
testi (kalbin bölümleri ve bunların yeri), özel anlamlı terim testi ve kalbin fonksiyonlarını anlama testi olarak 3 testten oluşmaktaydı. Her birinde 20 tane çoktan seçmeli
soru vardı. Güven göstergesi 1’den 5’e kadar ölçülendirilmişti. 4 davranışın her biri
farklı tür bilgisayar destekli geribildirim oluşturmaktaydı. Fakat aynı eşitsel içeriğe sahiptiler.
Geribildirim için 4 davranış grubu şunlardır;
1)Geribildirim kontrol
grubu
2)Yanıt bilgisi-geribildirim
doğru veya yanlış kabul edildi
3)Doğru yanıt
bilgisi-geribildirim doğru veya yanlış kabul edildi veya eğer yanlışsa; doğru yanıtın
görülmesi sağlandı.
4) Özel geribildirim davranışı-
doğru veya yanlış kabul edilmiş yanıt ve daha sonra yanıt hakkında açıklama özenle
hazırlandı. Bağlı değişkenler ( öğrenci yanıtı, güven ve öğrenci etkinliği)
birlikte ölçülendi.
Sonuçlar: Çalışma sonucunda
birçok olay ortay çıkartıldı. Bu çalışmanın sonuçlarına göre her kriter öğrenci yanıtı
ve etkinliğinde başarı arasında pozitif ilişki ortaya çıkartıldı. Sonuçlar geri bildirimler
arasındaki farkların da çıkmasını sağladı. Bunların öğrenci davranışı
üzerinde az bir etkisi olduğu ortaya çıkmıştır. Sonuçlar ayrıca bilgi çeşitleri ve geribildirim
strateji düzeyleri arasında önemli bir etkileşimin olmadığını gösterdi.
Tartışma: Yazarlara göre, güven hafıza tanıma yöntemlerinin doğru tahmini olarak gösterilmektedir.
Onlar bu nedenle yanıta güvenin öğrenci isteğiyle ilişkisi olduğunu tahmin etmişlerdir. Bu çalışmanın
yazarları, bu teoriyi destekleyen diğer çalışmalarda kullanmışlardır. Onlar geribildirim
davranışında onların çalışmalarının bir sonucu olarak zaman kaybına neden olabileceğini
kanıtlamış ve başarısızlığı kabul etmişlerdir. Ayrıca öğrencilerin
güvenerek verdiği yanıtın rasgele ve gelişigüzel biçimde seçilmiş olabileceğini kabul etmişlerdir.
Keşif yoluyla öğretim modeli J.S. Bruner tarafından geliştirilmiştir.
Bu model ilk ortaya atıldığı 1960’lı yılların başından günümüze değin
dünyanın pek çok ülkesinde uygulanmıştır. Ülkemizde de Bruner’in yaklaşımının
etkileri 1968 yılında hazırlanan ilkokul programlarında görülmektedir.
Bruner’a göre bilişsel gelişiminin temel amacı, bireye dünyanın ve gerçeğin bir modelini
sağlamaktır. Bu model, bireyin çevresindeki nesneler, kişiler, sözcükler ve fikirlerle etkileşim kurarak
geçirdiği yaşantılar sonucu bilgilerin belleğe depolanmasıyla oluşur. (Woolfolk; 1981). Modeller
bireyin yaşamında karşılaştığı problemleri çözmesine yardımcı olur.
Bruner’a göre birey, bilişsel gelişim sırasında eylemsel, imgesel ve sembolik olmak üzere
3 farklı biçimde bilgi edinir. (model oluşturur.) bu nedenle öğretim faaliyetlerinin düzenlenmesinde bilgiler
gelişim döneminin özelliklerine uygun olarak sunulmalıdır.
Eylemsel dönemde, bilgiler doğrudan doğruya nesnelerle ilişki kurularak kazanılır. Bu dönemde
çocuk, duyu organlarının tümünü kullanarak, yaşayarak öğrenir. İmgesel dönemde bireyin belleğindeki
modeller daha çok görsel imgelerle oluşur. Bu nedenle öğretimde resim ve fotoğraflardan yararlanılabilir.
Sembolik dönemde ise dil ve semboller önem kazanır. Birey semboller kullanarak, somut yaşantı geçirmeden yeni
modeller geliştirebilir. Bu dönemde öğrencilere yeni bilgiler, yazılı ve sözel sembollerle kazandırılabilir.
Bruner’a göre öğrencilere gelişim özelliklerine uygun olarak bilgi sunulursa, her yaşta, her türlü
bilgiyi öğrenebilirler. Bu nedenle, öğrenmenin sağlanması için yeni bilgilerin eylemselden, semboliğe
doğru düzenlenmesi gerekir. Ancak, öğrenci iyi gelişmiş bir sembolik sisteme sahipse ilk iki aşamayı
atlamak mümkündür. (Bruner, 1991)
Bruner’in öğretim kuramında önemle üzerinde durduğu özelliklerden biri öğrenilecek konu alanının
(disiplinin) bir kavram bir temel yapısı vardır. Öğretimin amacı öğrencilere konunun temel yapısını
kavratmaktır. Belli bir alanla ilgili temel fikirler, kavramlar ve ilkeler
arasındaki ilişkiler konunun yapısını oluşturur. Bruner’a göre konunun temel yapısını
basit bir şekil, şema, ilkeler kümesi ya da formül ile ifade edilebilir.
Bruner okluda temel yapının öğrenilmesinde en iyi yolun, öğrencilerin temel yapıyı kendi
kendilerine bulması (keşfetmesi) olduğunu öne sürmektedir. Öğrencilerin temel yapıları keşfedebilmeleri
için öğrenme sürecine aktif katılmaları gerekir. Bruner’a göre öğrenciyi harekete geçiren en büyük
güdü merak,başarılı olma ve birlikte çalışmadır. Öğretmen öğrencilerin öğrenme
sürecine aktif katılımını sağlamak için, öğrenme-öğretmen sürecinin başında,
öğrencilere meraklarını uyandıracak bir problem durumu vermeli veya bir soru sormalıdır.
Buluş yoluyla öğrenme yaklaşımında, öğretmenin görevi öğrenciye rehberlik etmektir.
Ancak öğretmenin yapacağı rehberliğin derecesi eğitimciler tarafından farklı algılanmaktadır.
Bazı eğitimciler çok az rehberlik edilmesi gerektiğini savunurken, bazı eğitimciler örgün eğitimde
rehberliğin daha fazla olmasından yanadırlar. Buna kılavuzlanmış buluş yolu da denir. Bruner
öğretmenin öğrencilere sorularla rehberlik etmesi gerektiği görüşünü benimsemektedir. Böylece öğrencilere
zamanında dönüt verilerek yanlış sonuçlar çıkarılması önlenir. Öğrencilerin kendilerini
başarısız hissederek güdülerinin azalması engellenir.
¨
Öğrencilere
öğretilecek kavramla ilgili örnekler ve örnek olmayanlar birlikte verilmelidir.
¨
Öğrencilerin
sözel ipuçları, resim ve şemalarla, kavramlar arasındaki ilişkileri görmeleri sağlanmalıdır.
¨
Öğrenciler,
temel kavram ya da ilkeyi bulmaları için sorularla yönlendirilmeli.
¨
Öğrenciler,
sezgisel düşünmeleri için teşvik edilmelidir. Bu amaçta öğrencinin her ürettiği düşünceye değer
verilmelidir.
Öğrenciler kendi buldukları bilgileri daha önemli gördükleri için, buluş yoluyla öğretimin kalıcı
olası beklenmekle birlikte, bu yöntemin diğer öğretim yöntemlerinden etkili olduğunu gösteren kesin kanıtlar
bulunmamaktadır. (Mayer;1987) .Ancak bu yöntem öğrencilerde problem çözme becerisini geliştirdiği için
bazı durumlarda tercih edilmelidir.
Buluş yoluyla öğrenmenin en önemli sınırlılığı ise, bu yolla öğrenmenin
çok zaman alması, bu yöntemi çok iyi bilen kişiler tarafından yürütülebilmesi ve çok sayıda araç gereç
gerektirdiği için, maliyetinin yüksek olmasıdır. Ayrıca her konu bu yöntemle öğretime uygun değildir.
Programlı öğrenme/ öğretmede,
bir makine veya bilgisayarın kullanıldığı bir ortam düşünülür. Mekanik/ elektronik bir ortam
düşünüldüğünde, donanım ve yazılım olmak üzere iki temel kavramdan söz etmek zorundayız. Donanım
ve yazılım ikilisi bilgilerin sunumu, kontrolü, depolanması ve bireylerin yanıtlarını kontrol
etmek için tasarımlanan aygıtlar ve platformlardır. İşlem yapabilir ve dönüt verebilirler. Donanımlar
farklı işlem hızında ve değişik özelliklerde olabilir. Eğitsel bir yazılım ise,
öğretilecek olan konu alanıyla ilgili bilgi örüntülerini, öğrenci-donanım etkileşiminin içeriğini
ve sürecini içeren program kodları setidir. Öğrenciyle iletişilecek olan her bir ekran dolusu bilgiye de çerçeve
(ekran) adı verilmektedir. Programlı öğrenmede öğrenme materyalinin sunumunu, bir kitabın her bir
sayfasının veya paragrafının ayrı ayrı bir dizi halinde gösterilmesi olarak algılamak olasıdır.
İşlevsel bir mekanik/elektronik öğretme aygıtının birkaç ana parçası olmak zorundadır;
bunlar:
¨ Konu alanı bilgisinin depolanacağı bir depo (disk,disket, CDROM gibi ..)
¨ Bilgilerin sunulacağı veya gösterileceği ekran)
¨ Öğrencilerin yanıtlarını veya iletilerini girebileceği bir girdi kabul
sistemi (klavye, fare, mikrofon gibi..)
¨ Yanıtların kaydedileceği bir yanıt deposu
¨ Bir değerlendirme sistemi
¨ Öğrenci-sistem etkileşimini kontrol ve idare eden bir arabirim sistemi
¨ İşlemleri yapan bir işlemci (yongalar, devreler, değişik bellekler
gibi..)
İşte bu sistemlerin
birleşmesiyle karşımıza bir bilgisayar ve içinde de belli bir konuyu öğretecek bir eğitsel yazılım
çıkıyor.
Lineer programlamanın
gerekleri;
¨ Konu alanını öyle küçük parçalara böleceğiz ve bunları öyle bir sırada
vereceğiz ki öğrencinin bu küçük öğrenme materyali parçacıklarında başarısız olma
olasılığı en aza insin. Hatta başarıyı garantileyelim.
¨ Öğrenci aktif olsun ve öğrenciye yanıtları (başarısı) hakkında
anında bilgi verelim.
¨ Öğrenciler kendi hızlarında öğrenebilsinler. Yani hızlı öğrenenler
programı daha çabuk bitirme olanağına sahip olsunlar ki yavaş öğrenenlerle aynı hızda öğrenmeye
çalışıp sıkılmasınlar.
Öğrenme
materyalinin küçük birimler halinde sıralanarak sunulması ve bu birimler üzerinde öğrencinin yüzde yüz başarılı
performans gösterme beklentisi, programlı öğrenme yazılımlarının “lineer” olarak
hazırlanmasını zorunlu kılar. Lineer programlarda asıl olan bilginin sunumudur. Lineer programlar
bir seri ekrandan oluşur. Her bir ekran öğrenme materyali zincirinin bir halkasını oluşturur. Ekranlar
bir yandan bir öğrenme materyali adımı sunarken, zaman zaman da bir önceki ekranda sunulmuş olan sorunun
yanıtını içerebilir. Bazen öğrenme birimleri değişik halkalarda tekrar edilebilir veya değişik
formda da sunulabilir.
Lineer
programların öğrenmeyi teorik olarak bireyselleştirmeleri, dönüt olgusunda düştüklerine benzer bir yanılgı
ve başarısızlık olmuştur. Bu programlarda öğrencinin çalıştığı ve etkileştiği
malzeme kendi hızına en uygun düşen malzemedir. Ancak etkileşim malzemesi tüm öğrenciler için aynıdır.
Farklılık öğrencidedir!. Öğrencilerin sahip olacağı yanlış kavramlaştırmalar
ve öğrenme zorlukları göz önüne alınmıyor. Küçük adımlar ilkesinin bu sorunları nasıl olsa
çözeceği varsayılıyor. Lineer programlar yapmak teknik olarak
hiç zor değildir. Öğrenme malzemesi bir dizi süreç olarak kolayca organize
edilebilmektedir. Fakat her ne kadar lineer programların gücü bu programlar pratiğe geçirilir geçirilmez ortaya
çıktıysa da bu tür yazılımlara hemen her konu alanında rastlamak mümkündür.
Öğrenme kalıcı
izli davranış değiştirme sürecidir. Öğretme bireyde ........... oluşturma sürecidir.
(Boşluğu doldurabilecek en uygun ifadeyi yazınız)
|
Öğrenme bir davranışta
değişim meydana getirme için öğrenci ile .............gerektirir.
(Boşluğu doldurabilecek en uygun ifadeyi yazınız)
|
Kalıcı izli değişmelere götüren etkinlikler bir .......... içerisinde gerçekleşir.
(Boşluğu doldurabilecek en uygun ifadeyi yazınız)
|
Öğrenme ortamı,
öğrenci ve .................. etkileşimi ile davranış değişimleri sağlayabiliriz.
(Boşluğu doldurabilecek en uygun ifadeyi yazınız)
|
Klasik bir lineer program örneği
Piaget’ye
göre öğrenme biyolojik olgunlaşmaya bağlı zihinsel yapıların bir ürünüdür. (Akyıldız,
1994). Başka bir deyişle, öğrenmeyle zihinsel gelişme aynı şeydir.(Kazancı, 1989). Bireyin
belli bilgi ve becerileri kazanması, öğrenme düzeyi ile, biyolojik donanımı ve çevre olanakları ile
sınırlıdır. Bilişsel gelişmesi çevreyle etkileşimine bağlı olan bireyin bilgi
edinmesi, öğrenmesi ancak eylem için içinde olanaklıdır. Etkin olan kimse bilgi edinebilir, edilgin olan bilgiye
ulaşamaz. Bilgi eylemden, işten doğar. Bir nesneyi bilmek, onun üstünde bir iş yapmakla, onu bir başka
şeye dönüştürmekle olur. Buna göre bilmek, gerçeği dönüştürme yapılarında özümlemektir. Bu yapılar,
eylemlerin dolaysız uzantıları olarak zeka tarafından kurulmuştur. Zihinsel eğitimin amacı,
belleği tıka basa doldurmak yerine, zekayı geliştirmekse, amaç yalnız öğretmek değil zihnini
keşifler yapmak için hazırlayan insanlar yetiştirmekse; geleneksel eğitimin ciddi bir eksikliği var
demektir.( Piaget,1973).
Piaget yeni öğretim yöntemlerinden yanadır. “edilgin zihin”, “dinleyici öğrenci”kavramlarının
yerine “etkin zihin”, “atılgan öğrenci-araştırıcı öğretmen” ve
çok sık kullandığı “aktif okul” kavramlarını geliştirmeye çalışmıştır.
Aktif okullarda çocuklar, birbirleriyle konuşarak, tartışarak ve işbirliği yaparak öğrenirler.
Öğretmenin görevi ders vermek, ders anlatmak değil, gözlem yapmak ve sorular yöneltmektir. Bu yolla çocuklar yeni
çözümler bulmaya, yeni düşünce yapılarına ulaşmaya yöneltilmiş olur.
Piaget, “aktif yöntem” adıyla yaygınlaşan yöntemlerden çoğunun aslında sezgisel
olduğunu ve zekadan çok algıya dayandığını belirtmektedir. Ona göre, gerek görsel gerek işitsel
yöntemlerle yani film ve televizyon yoluyla yapılan öğretim, gerçek işlemsel değil, algısal ve soyut
işlemsel süreçlerdir. Bu nedenle de, başarı sınırlı olmaktadır. Piaget, aynı gerekçelerle
programlanmış öğretim makinelerini” de eleştirmektedir.( Günçe, 1973)
Eğitim öğretim etkinliklerinde öğretilecek
konunun seçimi kadar, konunun sunuluş biçimi de önemlidir. Piaget ile B. Inhelder, birlikte yapmış oldukları
birçok araştırmada, diğer alanlarda başarılı oldukları halde, matematik ve fizik gibi alanlarda
başarısız olan öğrencilerin daha değişik yollar denendiğinde başarılı olduklarını,
konuları anlayabildiklerini saptamışlardır. Buradan konuların özünün değil, veriliş biçiminin
önemli olduğu sonucuna varmışlardır.(Piaget, 1993).
Piaget çocuğun ya da ergenin kendiliğinden
araştırmaya yöneltmesine temel bir katkı sağlayan ve kazanılacak olan her gerçeğin basit olarak
aktarılmasına değil, öğrenciler tarafından keşfedilmiş olmasına ya da yeniden oluşturulmasına
götüren aktif yönteme başvurmak gerekliliğini belirtmektedir.
Böyle bir yaklaşımın (aktif yöntemin)
öğretmenin rolünü ortadan kaldıracağı ve öğrencileri tamamen özgür bırakacağı endişesi
vardır. Oysa, eğitimcinin çocuğa yararlı programları ortaya koymaya elverişli ilk düzenlemeleri
oluşturmada, durumları yaratmada ve daha sonra karşı örnekleri düzenlemede düşünmeye ve çok ivedi
çözümleri denetlemeye yönelten bir “animatör” olarak kalmasının kaçınılmazlığı
doğaldır. Öğretmenden beklenen şey onun yalnız bir konferansçı olmayı bırakması
ve önceden hazırlanmış çözümleri aktarmakla yetinme yerine, araştırmayı ve çabayı teşvik
etmesidir. (Piaget, 1993).
Piaget’ye göre çocuk öğrenme açlığı
içindedir. Gördükleri ve yaşadıklarının ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu anlama gereksinimi
duyar. Bu nedenle, öğrenme çocuk için başlı başına bir ödül niteliği taşır. Ayrıca
maddi bir ödüle gereksinme yoktur. Dolayısı ile, ödüllere dayalı programlar yerine, problem durumları
içeren, etkileşim temeline dayanan modellerin önerilmesi doğrudur. Uzun süre hatırlanabilen, kalıcı
öğrenmeler pekiştirmeye değil, özgün yeniden yapılanmaya dayanan tekrarlardır. (Akyıldız,
1994)
SİDNEY
PRESSEY
İletişim araçlarının mekanikleşerek bireyler arası etkileşimi hızlandırması
ve bilgi aktarımının daha olası hale gelmesi 1700’lerin ilk yıllarında olmuştur.
1926’da Pressley’in geliştirdiği ve ilk öğretim makinesi olan “şeker makinesi”
eğitim-öğretim ortamına direkt olarak giren ilk mekanik araç oldu.
Her ne kadar, Pressley’in makinesi yaygın kullanım için popülariteye ulaşamadıysa da programlı
öğretim için tasarlanmış ilk mekanik cihaz olarak bilinir.
Şeker makinesinin çalışma prensibi oldukça basittir; makine bir dizi soru kartı; bu kartların
sırayla gösterimini sağlayan bir kol; sunulan soru için yanıtı seçtiren bir dizi buton ve bir “ödül”
(şeker) sunma biriminden oluşmaktadır. Makine koluyla maniple1 edildiğinde bir soru kartı ekran biriminde
gösterilir, öğrenci bunu okur ve yanıtını evet veya hayır(çoktan seçmeli soru sunan makine de daha
sonra tasarımlandı) biçimindeki seçeneklerden seçerek sisteme iletilir. Yanıt doğruysa makine çocuğa
bir şeker sunar, yanlışsa makine ödül sunmaz.(Akpınar, Yavuz;1999:10).
Öğrenmenin doğru davranışın
ortaya çıktığı zaman oluştuğu,gerçekleştiği kabul edilir. Bunun yanında, davranışın,doğruluşu
veya ne derece doğru olduğu hakkında bir bilginin (geribildirimin) öğrenciye ulaşması gerekir.
GERİBİLDİRİMİN AMAÇLARI
1.
Doğru ve yanlış davranışlar hakkında bilgi
vermek
2. Öğretimin kalitesini yükseltmek için
düzeltecek ve tamamlanacak davranışları ortaya çıkarmak
3. Gelecekteki başarılar için güdüleyici özendiriler
sağlamak.(Arı,Ramazan;Üre,Ömer; Yılmaz,Hasan 1999:182)
Lineer programlardaki doğrusal bilgi akışının
bilgi organizasyonunda ve öğrenmede problemlere neden olması dallanmalı (lineer olmayan) programları alternatif
olarak ortaya çıkarmıştır. Bu programlar, lineer programlardan farklı olarak bilgilerin sunulduğu
birimi daha büyük tutabilmektedir. Ekranda öğrenme malzemesi sunulduktan sonra öğrenciye sorular (genelde çoktan
seçmeli) yöneltilmektedir. Soruyu veya soruları doğru yanıtlayan öğrenci bir sonraki bilgiye (ekrana)
geçebilmektedir. Eğer öğrenci yanlış yanıt verirse, yanıtın niteliğine göre (seçeneğe
göre) öğrenci ilgili bilgiye tekrar yönlendirilir veya hatasını düzeltmesine yardımcı olacak bilgi
örüntüsüne yönlendirilir. Böylelikle öğrenci yaptığı hatanın kaynağını veya nedenini
bulabiliyor. Bu teknik N. Crowder (1959) tarafından ABD Hava Kuvvetlerinde
geliştirilmiş ve bireylerin eğer uygun şekilde kılavuzlanırlarsa hatalarından da birşeyler
öğrenebilecekleri düşüncesi üzerine inşa edilmiştir. Dallanmalı programlar günümüz bilgisayar eğitmenlerinin
(tutorial) ilk sürümüdür. Bu tür programlarda şu üç öğenin işlenmesi amaçlanır.
1. Bir öğretim stratejisi (fazla
gelişik olmasa da bir öğretim stratejisi gereklidir.)
2. Bireysel farklılıkları
göz önüne alacak bir mekanizma
3. Öğrenciyi davranış
değişikliğine götürecek bir kılavuzluk
Dallanmalı programları
lineer programlardan farklı kılan diğer özellikler de şunlardır:
¨ Öğrenciye sadece doğru yanıt verdiği zaman değil, öğrencinin yanıtı
yanlış olduğunda da davranışı hakkında bilgi vermektir.
¨ Lineer programların hatalardan, yani yanlış yanıtlardan mümkün olduğunca
kaçınmasına ve hata olasılığını en aza indirgemek için öğrenme adımlarını
küçük tutmasına karşın, dallanmalı programlar öğrenci hatasını bir başlangıç
noktası alır ve bunu düzeltecek yolları yeni ekranlarda sunmaya çalışır.
¨ Skinner’in küçük adımlar ilkesinin aksine, dallanmalı programlar öğrenme
materyalini genellikle bir bütün olarak sunarlar. Böylelikle, öğrencinin bilgi bütününün parçalarını daha anlamlı
ve ilişkisel olarak görebileceğini savunurlar.
Dallanma türü programların çoktan seçmeli formda hazırlanmasının avantajı, farklı
anlama düzeylerine göre öğrencilerin birkaç farklı alternatife yönelmelerine izin vermesidir.
Bir dallanma tür program
örneği: A üç seçenekli bir çoktan seçmeli soru; a1 ve a2 yanlış yanıtlardır; yanlış yanıtlar
seçildiğinde öğrenci a3 ve a4’e yönlendirilecektir. Doğru yanıt öğrenciyi B’ ye yöneltecektir.
Uygun alternatifleri olan çoktan seçmeli maddeler
yazmak hedef öğrenci kitlesinin özelliklerini, düzey, hazır bulunuşluk ve yetenek gibi bağlamlarda çıkarmayı
gerektirir. Öte yandan konu analizinin de dikkatle yapılması gerekir. Elbette bu tür hazırlıklar her eğitsel
etkinlik için kaçınılmazdır. Ancak, bunlarım bir de kodlanması, prototip tasarımı, test
edilmesi ve uygulanması gibi diğer program geliştirme etkinlikleri de vardır ki sürecin enerji ve zaman
boyutunu büyültmektedir.
Lineer programlarda olduğu gibi tüm etkinlik
ve yanıtlar önceden birer birer bilgisayara depolanmak zorundadır. Yanıtların biraz değişik
sunulması, sayısal değerlerin yaklaşık değerlerde verilmesi ve hatta değişik bilgi
temsilleriyle (yazı,resim, grafik, sembol, ses gibi) verilmesi esnekliği dallanmalı programlarda mevcuttur.
Bloom’un modelini oluşturan temel
şey, öğrencilerin özgeçmişinin okulda can alıcı bir yere sahip olduğu ve öğrenmeye etki
eden öğrenci özellikleri ile öğretimin niteliğinin kontrol edilebileceğidir. Bloom’a göre, işin
başlangıcından beri olumlu öğrenme koşulları sağlanmış ise, dünyadaki herhangi
bir kişinin öğrenebildiği her şeyi hemen hemen herkes öğrenebilir.
Öğrenci nitelikleri
Öğretim
Öğrenme ürünleri
Öğrenme ünitesi veya
Üniteleri |
Bilişsel giriş
Davranışları
Öğrenme hızı
Duyuşsal ürünler |
Duyuşsal giriş
Özellikleri
Bloom’un üzerinde
önemli durduğu iki öğrenci niteliği, bilişsel giriş davranışları ile duyuşsal
giriş özellikleridir. Bilişsel giriş davranışları eldeki öğrenme ünitesi veya ünitelerinin
öğrenilebilmesi için gerekli olduğu kabul edilen ön öğrenmelerdir. Bloom ve arkadaşları tarafından
yapılan araştırmalar, öğrencilerin bilişsel giriş davranışları ile daha sonraki
öğrenme ünitelerindeki başarıları arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermiştir.
Bloom’a göre bilişsel giriş davranışları daha sonraki öğrenme ünitelerinde görülen başarı
değişikliğinin yarısını açıklamak gücündedir.
Bloom’un üzerinde
durduğu ikinci öğrenci niteliği ise, öğrencilerin öğrenme süreci ile ilgili duyuşsal giriş
özellikleridir. Duyuşsal giriş özellikleri, öğrencilerin belli bir öğrenme sürecine girerken, onların
bu süreç içinde gösterecekleri çabanın kaynağını oluşturduğu sanılan ilgileri, tutumları
ve böyle bir süreçte başarılı olacaklarına inanma ve güvenme derecesinden oluşan özellikler bütünüdür.
Bloom’a göre bir öğrencinin belli bir üniteyi iyi öğrenebilmesi
için bu öğrencinin öğrenilecek olan yeni üniteye açık olması, o üniteyi öğrenmeye karşı
istek duyması ve güçlüklerle karşılaşması halinde bu güçlükleri aşmaya yetecek çabayı göstereceğine
güvenmesi gerekir.
Bloom’un modelinde öğrenme ürünü, öğrencilerin başarısı,
öğrenme hızı ve duyuşsal özellikleridir. Bloom’a göre okula başlayan öğrencilerin bir
öğrenme ünitesinin başındaki giriş davranışları normal dağılım gösterir.
Matematik, yabancı dil öğrenimi gibi birbiri üzerine inşa edilen konularda yıllar geçtikçe dağılımda
farklılıklar giderek arta. Önkoşul ilişkisi olmayan derslerde ve göreli olarak öğretimin niteliğinin
yüksek olduğu okullarda normal dağılım kendini korur. Oysa öğrencilerin giriş davranışları
öğrenme işinin başında eşitlenir. Ve her üniteden sonra öğrenme eksiklikleri tamamlanır,
öğrenciler için nitelikli öğretim hizmeti sunulursa, öğrenciler arasındaki bireysel farklılıklar
giderek azalır ve öğrencilerin başarıları artar. Okulda tam öğrenme modelinin hedefi de bunu
sağlamaktır.
¨
Öğretime
başlamadan önce, kazandırılmak istenen hedeflerin davranış cinsinden ifade edilmeleri gerekmektedir.
Hedef davranışlar, öğretim ortamının düzenlenmesi, öğrenmedeki güçlük ve eksiklerin belirlenmesi
ve tam öğrenme düzeyinin tanımlanması için gereklidir.
¨
Öğretim iyi
tanımlanmış öğretme üniteleri ile örgütlenmelidir.
¨
Bir üniteden diğerine
geçmek için, işlenen ünitede öğrencilerin tam öğrenme hedefine ulaşması gerekir.
¨
Her ünitenin sonunda
öğrencilere dönüt sağlayacak, öğrenme güçlüklerini teşhis etmeye yönelik izleme testleri ve verilmeli
elde edilen sonuçlara göre öğrencilerdeki öğrenme eksiklikleri tamamlanmalıdır.
¨
Öğrenme için
öğrencilere gerekli süre verilmelidir.
¨
Öğretim hizmetinin
niteliği başarıyı artıran en önemli faktördür. Bu amaçla öğretim , öğrencilerin giriş
davranışlarına uygun olarak düzenlenmeli, davranışlar arasındaki önkoşul ilişkiler
belirlenmeli, öğrenciler öğrenme işine karşı güdülenerek, öğrenme işine aktif olarak katılmaları
sağlanmalıdır.
¨
Dersin başında
öğrencilere kazandırılmak istenen hedefler belirlendiği için dersin planlı ve programlı bir
biçimde işlenmesini sağlar.
¨
Öğretme ürünleri
sürekli değerlendirildiği için, öğrencilerin öğrenme güçlük ve eksiklikleri vakit geçmeden belirlenerek
tamamlanabilir.
¨
Öğrencilerin
öğrenme eksiklikleri tamamlanmadan bir sonraki üniteye geçilmediği için, hemen hemen tüm öğrenciler istenilen
düzeyde öğretim hedeflerine ulaşırlar ve öğrenciler arasındaki bireysel farklılıklar azalır.
Bu yaklaşımda tüm öğrencilerin aynı
düzeye gelmesi amaçlandığı için, öğrenme zaman almaktadır. Uygulanmakta olan programların çok
yoğun olması nedeniyle öğretmenler ünitelerin öğretilmesine ve öğrencilerin eksikliklerinin tamamlanmasına
yeterince vakit ayıramamaktadırlar. Ayrıca yavaş öğrenen öğrencilerin hızlı öğrenenlerin
zamanını alarak, hızlı ilerlemelerini engellemektedir.
Rus psikoloğu Lev Vygosky (1978), çocuğun
sosyal çevresinin bilişsel gelişimde önemli bir rolü olduğunu ileri sürmüştür. Çocuklar, çevresindeki
kişilerden ve onların sosyal
dünyalarından öğrenmeye başlamaktadırlar. Çocukların kazandıkları kavramların, fikirlerin,
olguların, becerilerin, tutumların kaynağı sosyal çevreleridir. Çocuğun içinde yaşadığı
çevre, kültür, ona sağlanan uyarıcıların türünü ve niteliğini belirler. O halde, bilişsel gelişimin
kaynağı, kişisel psikolojik süreçlerden önce, insanlar ve kültür arasındaki etkileşimdir.
Vygotsky’e göre tüm kişisel psikolojik
süreçler, insanlar arasında, çoğu zaman çocuk ve yetişkinler arasında paylaşılan sosyal süreçlerle
başlar. Bunun en açık örneği “dil” dir. Sosyal etkileşimler bizim üzüntülü olduğumuzu
ya da mutlu olduğumuzu belirler. Sosyal çevremiz bizi belli bir kategoriye yerleştirir. Örneğin; zeki, uzun,
kısa, zengin vb. Sonuç olarak bizim bütün kişisel psikolojik süreçlerimiz, kültürümüz tarafından biçimlendirilmiş
sosyal süreçler olarak başlar.
Vygotsky, çocuğun bilişsel gelişimini
etkilemede yetişkin rolünün çok önemli olduğunu vurgular. Ona göre, çocuklar, yetişkinlerle ya da diğer
çocuklarla işbirliği içinde birlikte çalıştıklarında bilişsel gelişimleri beslenir.
Bilişsel gelişim, başkaları
tarafından düzenlenen davranışlardan, bireyin kendi kendine düzenlediği davranışlara doğru
bir ilerleme gösterir. Öğretmenlerin ve diğer yetişkinlerin asıl iş görüsü, dışsal denetimi
giderek azaltıp çocuğun içsel denetimini beslemek ve kendi kendini düzenlemesini desteklemektir.
Kısaca, birçok öğretme durumunda yetişkinler,
çocukların düşünme ve problem çözme etkinliklerini kontrol ederler. Ancak bu kontrol, çocukların öğrendiklerini
içselleştirmelerini sağlamalı, onları bağımsız düşünürler ve problem çözücüler haline
getirmelidir.
Vygotsky’e göre yetişkinin, çocuğun
bilgiyi içselleştirmesine bilgiyi kazanmasına yardım edebilmesi için iki noktayı belirlemesi gerekir. Bunlardan birisi, çocuğun herhangi bir yetişkinin yardımı olmaksızın,
bağımsız olarak kendi kendine sağlayabileceği gelişim düzeyini belirlemektir. İkincisi
ise, bir yetişkinin rehberliğinde çalıştığında gösterebileceği potansiyel gelişim
düzeyini belirlemektir. Bu ikisi arasındaki fark, çocuğun yakınsal gelişim alanıdır. Vygotsky’nin
gelişim ve eğitime getirdiği en önemli kavram yakınsal gelişim
alanıdır.
O halde Vygotsky’e göre öğretim, çocuğun gelişimini ileriye götürebildiği ölçüde iyidir. Öğretim, çocuğun
yakınsal gelişim alanını etkili olarak kullanmasını sağlamalıdır. Bu nedenle,
doğrudan bire bir öğretim ve çocukların çocuklarla ve yetişkinlerle etkileşimlerini sağlayan
öğretim biçimleri çocuğun bilişsel gelişiminde önemli rol oynar.( Vygotsky, 1986)
Çocukların nasıl düşündüğü
ve bilişsel gelişimin nasıl oluştuğu, onlara yapılacak öğretimin nasıl olması
gerektiğini belirlemektedir. Bruner ve Vygotsky’nin öğretme-öğrenme süreçlerinin düzenlemeye ilişkin
görüşleri;
¨ Çocuklar yetişkinler gibi düşünemezler. Bu nedenle eğitimciler öncelikle
çocukların nasıl bilişsel işlem yaptıklarını, problemlere, olaylara nasıl baktıklarını
diğer bir deyişle bilişsel gelişim düzeylerini tanımalıdırlar. Bu tür bilişsel empati
kurmak kolay olmamakla birlikte, çocukların öğrenmesini sağlamak için onların bilişsel süreçlerini anlamak temel ilkedir.
¨ Çocukların öğrenmesini sağlamak için özellikle okul öncesi ve ilköğretimin
ilk yıllarında somut nesnelerle, materyallerle, olaylarla çalışması sağlanmalıdır.
Sözcükler ve diğer semboller çocukların anlamalarını sağlamada çok az etkilidir. Çocuğun nesneleri
tutması, hissetmesi sıralaması onlarla işlemler yapması kavramları kazanmasına yardım
edecek ve çocuk soyut düşünmeye de kolaylıkla geçecektir.
¨ Öğretim, bilişsel süreçlerin aşamalarına uygun olarak gerçekleştirilebilir.
Bu aşamalılık öğretim dönemleri için olduğu gibi küçük bir ünite için de söz konusudur. Öğretimde
birinci aşama eylemsel temsili sağlamalıdır. Örneğin; Coğrafyada bir vadi ya da bir nehrin görülmesi...
İkinci aşamasında, imgesel temsilin sosyal bir çevrede bilgili bir yetişkinle sağlanması söz
konusudur. İmgesel temsil çeşitli görsel işitsel araçlarla konunun sunulmasıdır. Öğretimin sonuncu
aşamasında, artık sembolik temsili sağlayan etkinlikler yer alır. Eylemsel ve imgesel temsilleri
kazanan çocuk, rahatlıkla bir konuda sözel olarak ya da diğer sembolleri kullanarak tartışacaktır.
¨ Öğretimde yakından uzağa ilkesi kullanılmalıdır. Yaşadığı
şehrin haritasını öğrenmeden önce mahallesinin krokisini; kuğuları öğrenmeden önce çevresinde
kolayca görebileceği kaz vb. hayvanları inceleyebilir.
¨ Piaget ve Bruner’a göre, çocuğun kazanacağı yeni yaşantılar,
eski yaşantılarına uygun olmalıdır. Bir başka deyişle, yeni öğrenmeler, çocuğun
sahip olduğu bilişsel yapılarla öğrenilebilecek nitelikte olmalı ne çok zor, ne de çok kolay olmamalıdır.
¨ Çocukların kendi hızlarıyla öğrenmesine olanak verilmelidir. Bazı çocuklar,
öğrenmede daha fazla yardıma ve zamana ihtiyaç duyarken bazıları yardımsız ve hızla ilerleyebilirler.
Bu nedenle, öğretim bireyselleştirilmelidir.
¨ Öğretmenler, öğrenmenin sosyal yanını göz ardı etmemelidirler. Öğrencinin,
diğer öğrencilerle ve öğretmenlerle etkileşimleri, ona sosyal, duygusal ve bilişsel özellikler kazandırır.
Bu sosyal etkileşimlerle çocuk ben merkezcilikten uzaklaşır. Diğer çocukların bilgiyi nasıl
kazandıklarını öğrenir. Kendini açıklamasına, başkalarının fikir, görüş
ve sorunlarını tartışmasına katkıda bulunur. Özellikle Vygotsky, yetişkin rehberliğinin,
yakınsal gelişim alanını etkili olarak kullanmayı sağlayarak çocuğun bilişsel gelişiminin
hızlandığını belirtmektedir.
Çocuğun
diğer çocuklarla etkileşimi bilişsel gelişimini besler. Bu nedenle öğretme öğrenme ortamı
öğrencilerin birbirinin sırtını görecek şekilde düzenlenmekten vazgeçilmeli, kolayca hareket edecekleri,
birbirleriyle, öğretmenle ve diğer yetişkinlerle, araç-gereçlerle etkileşimde bulunacakları şekilde
çok boyutlu olarak düzenlenmelidir.
Yar.Doç.Dr. Tuğba Yanpar Şahin
Bilgisayar Destekli Öğretim ve Uygulamalar
Dr. Yavuz Akpınar
SEYMOUR PAPERT; MİNDSTORMS.................................................................................................................................
1
Beyin fırtınasının tanımı
1
Beyin fırtınasının uygulanması
1
Beyin fırtınasının yararları
1
Beyin fırtınasının olumsuz yönleri 2
J.B.WATSON; ÖĞRENME PSİKOLOJİSİ VE DAVRANIŞSAL ÖĞRENME.............................................................. 2
a-Bağ İlkesi 2
b-Sıklık İlkesi
3
c-Yenilik İlkesi
3
E.SLAVİN;COOPERATİVE LEARNİNG.............................................................................................................................
3
DAVİD W.JOHNSON&ROGER T.JOHNSON; COOPERATİVE LEARNİNG........................................................... 3
F.DYWER; VİSUAL LEARNİNG...........................................................................................................................................
4
JEROME BRUNER; KEŞİF YOLUYLA ÖĞRENME........................................................................................................... 5
BULUŞ YOLUYLA ÖĞRETİMİN SINIFTA UYGULANMASI
6
BULUŞ YOLUYLA ÖĞRETİMİN OLUMLU YÖNLERİ VE SINIRLILIKLARI
6
FREDERİCK BURHAUS SKİNNER; PROGRAMLI ÖĞRENME..................................................................................... 6
LİNEER PROGRAMLAR
7
J.PİAGET; BİLİŞSEL ÖĞRENME.........................................................................................................................................
8
SİDNEY PRESSEY.................................................................................................................................................8
NORMAN CROWDER;DALLANMALI PROGRAMLAR...............................................................................................
9
BENJAMİN BLOOM; COGNİTİVE/CONSTRUSTİVİST İNSTRUCTİON................................................................ 11
OKULDA ÖĞRENME MODELİNİN UYGULANMASI
11
OKULDA ÖĞRENME MODELİNİN OLUMLU YÖNLERİ VE SINIRLILIKLARI
12
LEV VYGOTSKY; BİLİŞSEL ÖĞRENME.........................................................................................................................
12
BRUNER ve VYGOTSKY’NİN EĞİTİME İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ 13
KAYNAKLAR.........................................................................................................................................................................
14
Eğitim Psikolojisi..........................................................................................................................................................
14
Doç. Dr. İbrahim Dönmezer.........................................................................................................................................
14
Öğretim Teknolojileri ve Materyal Geliştirme......................................................................................................... 14
Yar.Doç.Dr. Soner Yıldırım..........................................................................................................................................
14